| |
Yolda bir bozukluk, karşıdan yapılan hatalı bir sollama, keskin bir dönemeç ihtimaller dâhilindedir. Dolayısıyla sadece çaba artarken karşılığı azalmaz, siz de yorulur gerilirsiniz. Biraz sonra güneş çıksa, sis dağılsa yeniden görüntü normalleşse bile bu takatsizlikle yol almanız zorlaşır. İçinden geçtiğiniz sis dolayısıyla aydınlık yolda dahi dikkat düzeyiniz düştüğü, yeniden sisle karşılaşma tehlikesiyle zihnen meşgul bulunduğunuz için eski hızınıza kavuşamazsınız.
Türkiye, siste yol alan bir taşıta benziyor. İktidardaki partiye yönelik kapatma davası işin hukuki boyutundan çok ötede siyasi ve toplumsal maliyetler doğurdu. Burada Chateaubriend'ın bir sözünü hatırlamak faydalı olabilir: "Adliyenin yüksek vazifesi sadece adaleti dağıtmak değildir. Daha ziyade içtimai ve iktisadi hayatta doğan ve cemiyetlerin çalışmalarını felce uğratan anlaşmazlıkları düzeltmek suretiyle milletin yürüyüşünü temin etmektir." Eğer hukuka tarih dışı bir töz atfedeceksek, herhalde onlardan birisi budur.
Kimileri diyor ki hukuk açısından yüzde bir de yüzde elli de aynıdır. Doğru ama her doğru, sonuçları bakımından aynı değil. Dava açmak bir "iddia" işidir, davanın açılmasıyla birlikte hüküm verilmez. Dava sürecinde yüzde birle ellinin toplumsal, ekonomik, politik sonuçları aynı olmadığı gibi, "suçlamalar varit değilse" sonunda da aynı olmaz. Yüzde bir kimseyi etkilemez, elli herkesin hayatını altüst eder. Sadece davanın açılmış olmasından dolayı eğer zincirleme olarak birileri zarar görüyor, mağduriyetler doğuyor ise "adalet" mekanizmasının hiç şüphesiz bunları da hesaba katan bir anlayışla davranması işin tabiatı icabıdır. Burada kastedilen iktidar gücü esasında kimi çevrelere karşı hukuki bir imtiyazla davranılması değildir, hayır, sadece "politik davalar"da "yorum farklılığından, spekülasyonlardan" kaynaklanan hususlarda akıl yürütülürken, hiç de spekülatif olmayan gerçek zararların hesaba katılmasıdır.
İki eğilim ve Hitler benzetmeleri
Dava açıldıktan sonra iki tür eğilim belirdi. Birincisi ve baskın olanı şaşkınlık, tedirginlik, nihayet herkesi sağduyulu davranmaya çağıran tutumlar. TÜSİAD ve TOBB başkanları bir araya geldiler, iki temel ilkeye vurgu yaptılar: Demokrasi ve hukuk. İki ilkenin hususen öne çıkartılması, mevcut gerilim dolu gündemin iki kritik başlığının bunlar olması dolayısıyladır.
Beş yıldır tek başına iktidarda olan, bu beş yıl içinde icraatları ve dili muhalefet tarafından eleştirilen, her ne söylenecekse onlara ilişkin olarak halka şikâyet edilen bir iktidar, genel seçimlerden sadece ibra edilerek değil, aynı zamanda oylarını olağanüstü artırarak çıkıyor. Yüzde 34 oy 47'ye yükseliyor. Bu parti, 22 Temmuz seçimlerinin üzerinden daha bir sene geçmemişken kimsenin meçhulü olmayan, esasen demokratik siyasette de sık sık dile getirilmiş kimi iddialar çerçevesinde kendisine dava açılmasıyla karşı karşıya kalıyor. Elbette hukukun kaynağı halkın iradesi değildir, ancak yasamayı yapan gücü eğer halkın iradesi belirliyorsa, hukukla halk iradesi arasındaki bağı bütünüyle yok saymak kolay olmaz. Hatta "Ne demek efendim, %47 oy aldı diye dava açılamayacak mı?" şeklinde ancak "uzayda" yapılacak bir tartışmadan Türkiye için analoji çıkartmak, hele hele "Hitler de oyla iktidara gelmişti" şeklinde imalarda bulunmak, siyasi mücadele adına dahi kabul edilemez. Eğer bir ülkede yüzde 47 oy alan bir partiye dava açılabiliyorsa orada hukukla demokrasi arasında bir uyumsuzluk var demektir. Oysa denge ve istikrar için, hele bizim gibi demokrasisini yaşatabilmek yolunda çok çaba göstermiş ülkeler bakımından hukukla demokrasinin, elbette alanlarını koruyarak birbirini tamamlaması son derece önemlidir. "Gelişmekte olan ülkeler" kategorisinde demokrasisini sürdürme iradesi bakımından adı iki üç ülkenin arasında anılan, kesintiye uğramanın olağan, sürdürmenin ise neredeyse arızi sayıldığı Türkiye bugün, yine aynı konuda çok ciddi bir sorunla karşı karşıyadır. Bu konu acaba bir üst başlık olarak hepimizin sorunu değil midir?
Halkın oyuyla iktidara gelmek sanki şaibe...
Açılan dava dolayısıyla beliren ikinci tutumun sahipleri de, AKP'ye yönelik siyasi muhalefetlerini yargının gölgesinde sürdürmek amacındaki çevrelerdir ve onlar "niyet ve eğilimlerini" yukarıda örneğini verdiğimiz "uç ifadelerle" ortaya koymaktadırlar. Hitler halkın oylarıyla iktidara geldi, doğru, ihtilalle gelmedi, ancak bırakın şunu bunu, "halkın oylarıyla iktidara gelme" yöntemini şaibe altında bırakma pahasına buradan bir AKP eleştirisi çıkartmak isteyenlerin "demokratlığına" güven olabilir mi? Kaldı ki dünyanın gelişmiş, medeni ülkelerinde bu yöntemin nasıl işlediğini görmezlikten gelip yegâne olumsuz örnekten hareket etmek de akıllara seza bir durum olmalı. Bu mantıktan dünyanın hangi demokrasisi kendisini koruyabilir? Ayrıca doğrudan olmasa da benzetme üzerinden AKP ile Hitler'i aynı kefeye koyma "akıl yürütme"sinin "aklı", herhalde "siyasi ihtirasların fazlasıyla etkisi altında kalmış bir akıl" olmalı. Şu "dağdaki çobanla okumuşun oyu" mevzuu ise başka tür bir demos hasımlığı olarak ayrı bir yazıda ele alınmayı hak ediyor.
Türkiye bir kabileler topluluğu değil. Farklı eğilimler, yaklaşımlar elbette olacak. Ama bir "toplum" olduğumuza göre herhalde "ortaklıklarımız" da olmalı, değil mi? Demokrasi, hukuk, vicdanlarda karşılık bulacak şekilde adaletin temini bu meyanda sayılabilir. Eğer bunları zedelemeye başlarsak, bunlara dair şaibeler üretirsek "kabilemize" bir fayda sağlayacağımızı umarken kabilemizin de içinde bulunduğu topluma nasıl zarar verdiğimizi göremeyebiliriz.
Geçenlerde birkaç gazetede birden bir haber yer aldı. Yargıtay üyeleri Kayseri'ye giderlerken mahut cuma günü gerçekleşen Ergenekon tutuklamalarını öğrenince, Kırşehir civarında şehre girmişler, bir Atatürk posteri almışlar ve bu olaya tepki olarak otobüsün camına asmışlar. Yargıtay basın bürosu hemen bu haberi tekzip etti. Fakat haber kim tarafından niçin böyle verilmişti, yan anlamları itibarıyla ne anlatıyordu? Bu konular, Türkiye'nin siyasi zihin haritası kadar işlerin nasıl yürüdüğünü göstermesi bakımından çok önemli. Bu haber "kışkırtıcı" bir dille bize şunu söylüyor: "Yargıtay üyeleri Ergenekon soruşturmasına tepki duydular ve burada yaşanan gelişmeler karşısında bir tür "gövde gösterisi" yapma ihtiyacı hissettiler." Bu kafa anlattığı haber "hikâyesi" ile Yargıtay'a, yargı bütünlüğünü gözetmeyen, yargıya ait kimi uygulamalara kategorik olarak karşı çıkan bir konum biçiyor. İkincisi, üç kuvvetten birisi olan yargıyı politik yorumlardan kaynaklanan öfkeli tutumların sahibi, tepkici, "hukukun soğukkanlı ve mesafeli aklından" uzakta bir güç olarak tarif ediyor. Bu haberi yapanlar yargının yanında gözükürken gerçekte yargıya güvensizlik doğuracak bir dille konuşuyorlar.
Türkiye zor bir süreçten geçiyor. Sözün nereye gittiği, farklı konumlarda yer alanlar bakımından nasıl anlaşıldığı üzerinde herkes daha dikkatli olmalı. C. Meriç, "kamus namustur," demişti, her zaman böyle ama bazen sözün yapıcı ve yıkıcı kudreti toplumun aşırı hassasiyeti dolayısıyla daha fazla oluyor, bu da namus yani nomos üzerinde daha fazla düşünmemizi gerektiriyor. Kışkırtıcılıktan uzak, nihai noktada demokrasi ve hukuk adına anlamının ne olduğunu unutmaksızın konuşup tartışabilmek önemli... Unutmayalım ki, aynı toplumun üyeleri, zannettiklerinden, düşündüklerinden çok daha derin bağlarla birbirlerine bağlıdırlar. Karşısındakinin boynuna ip bağlayıp denize atmaya kalkışan kişi, daha "zaferi" anlayamadan ayağından denize çekildiğini, ipin diğer ucunun da kurbana bağlı olduğunu şaşırarak görebilir. Ancak iş bu "son bakış bilgisi"ne kaldığında zaten o bilgi artık işe yaramayacaktır. Marifet, yaşanmadan bunları öngörebilmektedir.
Elbette gelecekten ümitvar olma adına elimizde çok sebep mevcut. Türkiye'nin demokrasi birikimi, halkın aklıselimi, partilerin müktesebatı, en önemlisi de -elbette herkes için- hukuk devleti niteliği hemen ilk elde sayacaklarımız. Mutlaka bu sis dağılacak, kaybedilen zaman telafi edilecek, demokrasi ve hukuk buradan güçlenerek çıkacaktır. M. NACİ BOSTANCI
|